Bugün iki ayrı blog dostumdan aynı istek geldi: YAZ!
Önce mail yazdım ikisine de sonra sildim. İyisi mi burada yazayım dedim..
Merak edenlere, zor bir dönemden geçiyorum, yol ayrımındayım yine, büyük kararlar arifesindeyim... Hem beni hem çevremi etkileyecek kararlar vermem gerek...
Dostlara merhaba, hala soluk alıyorum; küçük bir haber, bugün Üzümbuğusu'nun baroda yemin töreni vardı, evet, Türk Hukukuna müjdeler olsun, Üzümbuğusu artık ruhsatlı avukat, bitti yurtdışı eğitimler, staj, herşey... Artık o avukat... Mutluyum
Yakında toparlarım yine, ne demiş Sezen, "yıkılıp yıkılıp yeniden ayağa kalkmak" demiş, hayat da bu değil mi zaten?
E hadi şerefine, yıllar öncesinden yazdığım bir blog yazısı ile merhaba yeniden :)
Hatirliyor musunuz?
Ilk okula gidisinizi, musamerede ilk sahnede herkesin onunde siir okuma veya ront yapma heyecanini… Bogazinizdan firlayip cikacakmis gibi atan kalp neydi oyle? Ya kulaklarinizin ucunda hissettiginiz ates?
Korka korka geldiginiz deniz kenarinda bir cesaret suya atlayip yuzdugunuzu farkettiginiz ani hatirliyor musunuz? Ya ilk defa bisikleti devrilmeden surmeye basladiginiz ani, “nasil becerdim?” diye kendinize sordugunuz ani hatirliyor musunuz?
Ilk opusmeniz, nasil da korkmustunuz… Ya geri cevirirse? Neydi o geliveren cesaret bir anda?
Ilk ise girisiniz, iste ilk gununuz, mutlaka bir sakarlik olmustur sizi bugun bile hatirladikca gulumseten…
...
Ama simdi ne olduysa oldu, korkuyorsunuz, cekiniyorsunuz… “Riske gerek yok” diyorsunuz…
Sindiniz kosenize… Sesiniz gitgide kisiliyor…
Simdi korkuyor, meydan okuyamiyorsunuz eskisi gibi… Status Quo’cu oldunuz..
“Simdi zamani degil, hic gerek yok aptal cesaretine, nelere mal olur” beylik cumleleriniz… “Boyle yapsak olmaz mi” diye soranlara gicik oluyorsunuz, “kirk yillik Kani, olur mu yani”…
Onun icin gerek yok atilima, yeni bir is bakmaya, yeni bir ev bakmaya…
Sacinin, rujunun rengini degistirmeye, bedeninle barismaya, eski kiloya donmenize gerek yok…
Oysa icin icin biliyorsunuz ki, doganin dengesi degisimde, yenilikte… Her bahar cicek acip kuru dallarini doken agaclara baktikca goruyorsunuz aslinda uzun saglikli omrun sirrinin en azindan senede bir kendini yeniden dogurmada oldugunu.
Korkma, yapabilirsin… Hadi cesaret, hayaller gerceklesebilir, yeter ki sen iste… Gecebilirsin kendi kendine daralttigin bu kapidan…
Bu guc var sende, icinde… Yaptin daha once…
It is in you….
21 Mayıs 2009 Perşembe
01 Nisan 2009 Çarşamba
ebesobe
Sevgili divadeiwob beni mimlemiş. Konuyu anlayabildiğim kadarıyla nasıl yazmak istediğimi belirtmem gerekiyor.
Cevap kısa ve net: Sait Faik gibi.
Bilmiyorum belki ben de onun gibi bazen parktaki fıskıyenin üzerine küçük top koyarlarsa ne olur gibi çocuklukları düşündüğümden, bazen kendimi lüzumsuz hissettiğimden, bazen ben de cebimde taşıdığım panço ile konuştuğumdan olsa gerek yakın hissettim kendimi, ondandır tek ve net cevap:
Sait Faik gibi yazmak isterdim...
Ha aklımda daha bir sürü isim var, mesela öykü tekniği ve kurgu ustası Tomris Uyar'a; ustalara saygı kuşağında önünde diz çökülesi Murakami ve Pamuk'a hayranlığımı da anlatabilirdim bu postta ama o zaman bu yazının amacı değişir, "hangi yazara hayransın" olurdu ki, bu nedenle bu isimlerden hiç bahsetmiyorum.
Kusura bakmayın, ben zinciri burada kırayım, ebeleme yapmayayım.
Cevap kısa ve net: Sait Faik gibi.
Bilmiyorum belki ben de onun gibi bazen parktaki fıskıyenin üzerine küçük top koyarlarsa ne olur gibi çocuklukları düşündüğümden, bazen kendimi lüzumsuz hissettiğimden, bazen ben de cebimde taşıdığım panço ile konuştuğumdan olsa gerek yakın hissettim kendimi, ondandır tek ve net cevap:
Sait Faik gibi yazmak isterdim...
Ha aklımda daha bir sürü isim var, mesela öykü tekniği ve kurgu ustası Tomris Uyar'a; ustalara saygı kuşağında önünde diz çökülesi Murakami ve Pamuk'a hayranlığımı da anlatabilirdim bu postta ama o zaman bu yazının amacı değişir, "hangi yazara hayransın" olurdu ki, bu nedenle bu isimlerden hiç bahsetmiyorum.
Kusura bakmayın, ben zinciri burada kırayım, ebeleme yapmayayım.
28 Şubat 2009 Cumartesi
Aynalı Mabet
Aslında sevmem Okan Bayülgen'i... Hani o ukala, saldırgan bir tavrı vardır konuğuna, telefonla katılan izleyiciye, veya doğrudan izleyiciye; ondan ısınamadım bir türlü, programlarını da sevmedim... Ama arada geç vakitler uykum kaçtığında zap yaparken kendimi Sade Vatandaş Soruyor programını izlerken yakaladım hep... Hafif düzelme mi var nedir, ben de anladım...
Çarşamba akşamı, uykum kaçtı, zap yapıyorum, yine denk geldim, bu kez konuğunun kolu alçılı, bir alt yazı, Serdar Taşkın - Boğaz Köprüsünden atladıktan sonra kurtulan ondokuzuncu insan... Ne alaka? Bu kadar köpük bir konu mu olur? Ne soracaksın ki, "nasıl uçtun, neden atladın, hayatta kaldığını anlayınca ne hissettin" Başka ne sorulur ki? Bir de mesaj: "Siz sakın yapmayın ha, bak nasıl kötü oluyor!" Yani, başka ne beklersin ki, iyice konusuz kalmış anlaşılan Okan... Ancak konuk bir tuhaf, ilgimi çekip takılıp kalmama neden de O olsa gerek. Değişik bir vurgu ile konuşuyor, sakin, hem de çok sakin... Sesinde bir dinginlik var, psikolojik bir dalgalanma veya depresyon yaşamış gibi değil hiç; o sırada konuşuyor: "Her zaman hayal ederdim. Hatta bir prodüksiyon olarak düşünürdüm. Belki bungee jumping olurdu ya da paraşütle olurdu ama maddi olanaklardan dolayı böyle sade bir prodüksiyon oldu. Ne yapayım? Biraz da zedelemek istemedim olayın anlamını. Yapmak istediğim bir şeydi."
İntihar etmek için atlamamış!
Bir başkaldırı atlaması, sisteme, eğitimle herkesi aynılaştırma çabasına, herşeye... Bir arayış içinde, o arayışın sonu böyle bir dönüm noktasına gelmiş. "O olay, kapanmıştır, yaşamımın bir dönemi kapandı, yeni bir dönem açıldı". Devam ediyor:
"Hayata uyum sağlamıyorsan dışlanıyorsun, harcanıyorsun, üzerinde çok büyük bir baskı oluşuyor ve bu baskıyla mücadele etmek zor. Bir şekilde işbirliğine gitmen gerekiyor. Ben işbirliğine yanaşmadım hiç bir zaman. Bu çok içgüdüseldi. Bilinçli bir şeyim, kurulmuş bir cümlem, kimseye söyleyecek bir sözüm, savunduğum bir felsefe yok diyebilirim. İçgüdüseldi benim tepkilerim. Biraz aşırı bir tepki gösterdiğimi kabul ediyorum bu son olayda."
Okan biraz tedirgin, emsal olabilecek bir tepki olmasından çekiniyor belli, bu konuda "pişman mısın" gibi bir soru sordu ama, anlaşılan sorduğu soruyu o da kendisine yakıştırmadı ki, 'ama ne çare, topluma karşı görevini yapmak zorundayım' bakışını da takındı..
"Herkesin geçmişini meşrulaştırmak gibi bir derdi vardır, sorarsanız Baykal da çarşaflıları partiye alırken ne kadar haklı olduğunu, Bush bomba yağdırmasında ne kadar haklı olduğunu anlatabilir size; benim öyle bir derdim yok; yapmam gerekiyordu, yaptım, bitti, bir dönem kapandı yeni bir dönem başladı benim için... Ama evet, bir pişmanlığım var, basının olayı yanlış aktarmasına izin verdim."
Peki bundan sonra?
Arayış devam edecek... Tam bilmiyor, arayacak sadece, ama bu arada altını çizdiği bir şey var: Asla sistemin bir parçası olmayacak! İşareti de anlattığı K9 eğitim örneğindeydi: "K9 eğitimine alınan 100 köpekten 95'i başarılı oluyor, kalan 5 adedi günlerce dövülüyor, bu beş adedinin dördü yola geliyor. Sonuncusunun ise kafasına sıkıp yok ediyorlar"
Okan beni şaşırtan benzer bir örnek ile destekledi, "Jerry Kozinski" dedi, "Boyalı Kuş" dedi... Ağzım açık kaldı, sen nereden biliyorsun Kozinsky'i, Boyalı Kuşu? Senin gibi kendini beğenmiş, ukala bir sanatçı nereden bilir boyalı kuşu, çocukların yakalayıp boyadıkları güvercini salarak kendi sürüsü tarafından kendilerinden farklı olduğu için parçalanarak yok edilen kuşun Kozinsky'nin haşin diliyle anlatılan öyküsünü? Bir de yorumuyla daha da şaşırdım: "o güvercinin kendisini temizleyebilme şansı da yok insanlar gibi..." Konuğu da benim kadar şaşırdı bu yorum karşısında...
Arayış devam edecek, Okan kapanış yorumuyla konuğunu ikaz etmeyi de elden bırakmadı:
"Biliyorsun, aynalı bir mabet varmış, arayanlar uzun zahmetli bir yol katederek oraya ulaşırlarmış... Ama bulabildikleri sadece kendilerini görecekleri bir ayna olurmuş mabedin içinde. Bu durumda iki şey yaparmış aynalı mabede ulaşabilenler: Ya yolun sonunda herşeyin kendisinde olduğu gerçeğini anlarmış, veya "bu muymuş son?" deyip gülerlermiş, tabii ki aynadaki görüntüsü de aynı aptala bakıp gülermiş, yani mabed her iki durumda da gerçeği gösterirmiş..."
Ertesi gün geç yetiştim programa, bu seferki konuğun sadece son sözünü yakalayabildim: "Bu çocukları eğitiyoruz, hedefleri önüne koyup koşturuyoruz, oku, başarılı ol, üniversite sınavını kazan, mastır yap, doktora yap... Onlar da yapıyor, sonra hayatta kalıveriyorlar, yalnız... Hedefsiz..."
Konu neydi ki acaba?
Çarşamba akşamı, uykum kaçtı, zap yapıyorum, yine denk geldim, bu kez konuğunun kolu alçılı, bir alt yazı, Serdar Taşkın - Boğaz Köprüsünden atladıktan sonra kurtulan ondokuzuncu insan... Ne alaka? Bu kadar köpük bir konu mu olur? Ne soracaksın ki, "nasıl uçtun, neden atladın, hayatta kaldığını anlayınca ne hissettin" Başka ne sorulur ki? Bir de mesaj: "Siz sakın yapmayın ha, bak nasıl kötü oluyor!" Yani, başka ne beklersin ki, iyice konusuz kalmış anlaşılan Okan... Ancak konuk bir tuhaf, ilgimi çekip takılıp kalmama neden de O olsa gerek. Değişik bir vurgu ile konuşuyor, sakin, hem de çok sakin... Sesinde bir dinginlik var, psikolojik bir dalgalanma veya depresyon yaşamış gibi değil hiç; o sırada konuşuyor: "Her zaman hayal ederdim. Hatta bir prodüksiyon olarak düşünürdüm. Belki bungee jumping olurdu ya da paraşütle olurdu ama maddi olanaklardan dolayı böyle sade bir prodüksiyon oldu. Ne yapayım? Biraz da zedelemek istemedim olayın anlamını. Yapmak istediğim bir şeydi."
İntihar etmek için atlamamış!
Bir başkaldırı atlaması, sisteme, eğitimle herkesi aynılaştırma çabasına, herşeye... Bir arayış içinde, o arayışın sonu böyle bir dönüm noktasına gelmiş. "O olay, kapanmıştır, yaşamımın bir dönemi kapandı, yeni bir dönem açıldı". Devam ediyor:
"Hayata uyum sağlamıyorsan dışlanıyorsun, harcanıyorsun, üzerinde çok büyük bir baskı oluşuyor ve bu baskıyla mücadele etmek zor. Bir şekilde işbirliğine gitmen gerekiyor. Ben işbirliğine yanaşmadım hiç bir zaman. Bu çok içgüdüseldi. Bilinçli bir şeyim, kurulmuş bir cümlem, kimseye söyleyecek bir sözüm, savunduğum bir felsefe yok diyebilirim. İçgüdüseldi benim tepkilerim. Biraz aşırı bir tepki gösterdiğimi kabul ediyorum bu son olayda."
Okan biraz tedirgin, emsal olabilecek bir tepki olmasından çekiniyor belli, bu konuda "pişman mısın" gibi bir soru sordu ama, anlaşılan sorduğu soruyu o da kendisine yakıştırmadı ki, 'ama ne çare, topluma karşı görevini yapmak zorundayım' bakışını da takındı..
"Herkesin geçmişini meşrulaştırmak gibi bir derdi vardır, sorarsanız Baykal da çarşaflıları partiye alırken ne kadar haklı olduğunu, Bush bomba yağdırmasında ne kadar haklı olduğunu anlatabilir size; benim öyle bir derdim yok; yapmam gerekiyordu, yaptım, bitti, bir dönem kapandı yeni bir dönem başladı benim için... Ama evet, bir pişmanlığım var, basının olayı yanlış aktarmasına izin verdim."
Peki bundan sonra?
Arayış devam edecek... Tam bilmiyor, arayacak sadece, ama bu arada altını çizdiği bir şey var: Asla sistemin bir parçası olmayacak! İşareti de anlattığı K9 eğitim örneğindeydi: "K9 eğitimine alınan 100 köpekten 95'i başarılı oluyor, kalan 5 adedi günlerce dövülüyor, bu beş adedinin dördü yola geliyor. Sonuncusunun ise kafasına sıkıp yok ediyorlar"
Okan beni şaşırtan benzer bir örnek ile destekledi, "Jerry Kozinski" dedi, "Boyalı Kuş" dedi... Ağzım açık kaldı, sen nereden biliyorsun Kozinsky'i, Boyalı Kuşu? Senin gibi kendini beğenmiş, ukala bir sanatçı nereden bilir boyalı kuşu, çocukların yakalayıp boyadıkları güvercini salarak kendi sürüsü tarafından kendilerinden farklı olduğu için parçalanarak yok edilen kuşun Kozinsky'nin haşin diliyle anlatılan öyküsünü? Bir de yorumuyla daha da şaşırdım: "o güvercinin kendisini temizleyebilme şansı da yok insanlar gibi..." Konuğu da benim kadar şaşırdı bu yorum karşısında...
Arayış devam edecek, Okan kapanış yorumuyla konuğunu ikaz etmeyi de elden bırakmadı:
"Biliyorsun, aynalı bir mabet varmış, arayanlar uzun zahmetli bir yol katederek oraya ulaşırlarmış... Ama bulabildikleri sadece kendilerini görecekleri bir ayna olurmuş mabedin içinde. Bu durumda iki şey yaparmış aynalı mabede ulaşabilenler: Ya yolun sonunda herşeyin kendisinde olduğu gerçeğini anlarmış, veya "bu muymuş son?" deyip gülerlermiş, tabii ki aynadaki görüntüsü de aynı aptala bakıp gülermiş, yani mabed her iki durumda da gerçeği gösterirmiş..."
Ertesi gün geç yetiştim programa, bu seferki konuğun sadece son sözünü yakalayabildim: "Bu çocukları eğitiyoruz, hedefleri önüne koyup koşturuyoruz, oku, başarılı ol, üniversite sınavını kazan, mastır yap, doktora yap... Onlar da yapıyor, sonra hayatta kalıveriyorlar, yalnız... Hedefsiz..."
Konu neydi ki acaba?
21 Şubat 2009 Cumartesi
Bazen şaşırıyorum nasıl olaylar böyle durup dururken zincirleme oluyor diye...
Hatırlıyor musun daha geçen hafta sana anlatmıştım Carmen'in hikayesini, İspanyol çingenesi güzeller güzeli Carmen'i, onun yaşadığı kasabaya gelen subay Jose'nin ona nasıl aşık olduğunu, fakat sonradan Carmen'in başkasıyla ilişkisi olduğunu öğrendikten sonra birliğini bırakmasını, işlemediği suçtan hüküm giydiğini, sonunda da ihanet yüzünden Carmen'i öldürdüğünü, sonradan bu tutkulu aşkı Saura'nın müthiş bir filmde ele aldığını; Carmen'i sahneye koyan bir grubun kendi oynadığı kareografı Antonio rolünde Carmen rolünü oynayan Carmen'e aşık olduğunu, sonradan Carmen rolünü oynayan Carmen'in gruptaki başka bir roldeki başka bir aktörle olan ilişkisini, Antonio'nun kıskançlığını, gerçek hikayedeki Jose gibi herşeyi feda etmeye hazırlanmasını, filmde anlatılan hikaye ile gerçek hikayenin Paco de Lucia'nın gitarı eşliğinde müthiş flamenko gösterileriyle nasıl paralel ve iç içe şiir gibi anlatıldığını anlatmış, sonra bu filmi bir şekilde bulup her zaman yaptığımız gibi birbirimize sarılarak seyretmeye karar vermiştik hatırlıyorsun değil mi...
Hatırlıyor musun daha geçen hafta sana anlatmıştım Carmen'in hikayesini, İspanyol çingenesi güzeller güzeli Carmen'i, onun yaşadığı kasabaya gelen subay Jose'nin ona nasıl aşık olduğunu, fakat sonradan Carmen'in başkasıyla ilişkisi olduğunu öğrendikten sonra birliğini bırakmasını, işlemediği suçtan hüküm giydiğini, sonunda da ihanet yüzünden Carmen'i öldürdüğünü, sonradan bu tutkulu aşkı Saura'nın müthiş bir filmde ele aldığını; Carmen'i sahneye koyan bir grubun kendi oynadığı kareografı Antonio rolünde Carmen rolünü oynayan Carmen'e aşık olduğunu, sonradan Carmen rolünü oynayan Carmen'in gruptaki başka bir roldeki başka bir aktörle olan ilişkisini, Antonio'nun kıskançlığını, gerçek hikayedeki Jose gibi herşeyi feda etmeye hazırlanmasını, filmde anlatılan hikaye ile gerçek hikayenin Paco de Lucia'nın gitarı eşliğinde müthiş flamenko gösterileriyle nasıl paralel ve iç içe şiir gibi anlatıldığını anlatmış, sonra bu filmi bir şekilde bulup her zaman yaptığımız gibi birbirimize sarılarak seyretmeye karar vermiştik hatırlıyorsun değil mi...

İşte onun için geçen hafta gittiğim Barcelona'da Flamenco gösterisinde büyülendim, aşkı anlatan yanık şarkıları, cayır cayır kıyafeti ile keskin bakışlı çingenenin takır takır topuk sesleri ve alkışla beslenen müthiş ritm eşliğindeki dansı karşısında gözlerim doldu...
Mutluydum, sanırım seyirciler içinde bu gösteriyi benim kadar doyumsuyan, yaşayan yoktu...
tek sorun vardı, sen yoktun yanımda...
İşte ondan açtım telefonu birlikte dinleyelim diye, paylaştım o güzelliği seninle, mutluluğu paylaşabileceğim tek kişiyle
27 Ocak 2009 Salı
Tek Ben Değilmişim
Müthiş bir plan ile soygun sonrası çalınan altın külçeleri mini cooper (veya benzeri) arabalara yüklenip şehrin kanalizasyon, metro gibi yeraltı kanallarından kaçırılıyordu. Planın son aşamasında arabalar onları bekleyen büyük bir otobüse yanaşıp altınlar yükleniyordu.
Veee sonunda bizim soyguncular neşe içinde kutlama yaparak dağ yollarından giderlerken otobüs spin atıyor ve tam bir uçurumun kenarında kalıyordu. Tam terazi! Bir an sessizlik... Elemanlar otobüsün ön tarafında, altınlar arka tarafında... Şimdi öyle bir durum ki, elemanın biri biraz kıpırdasa, otobüs uçuruma doğru yatıyor, altınlarla beraber toptan aşağı gidecekler!!! Tam bu arada ekibin beyni Micheal Caine aynı zamanda filmin son sözünü ediyor: "Bir dakika, aklıma bir şey geldi"... Veee film bitiyor! Sinir ki ne sinir yahu...

Biz filimden çıktıktan sonra kırk saat tartışmıştık, şöyle kurtulurlar, böyle kurtulurlar, ama bir türlü sonuç yok! Arada unutuyorsun, küt TV'de bir gösteriyorlar, hadiii yine kafa yor nasıl kurtulurlar diye... Şimdi bana sorsan kurtulmak sorun değil, altınlar ne olacak? Altınları kurtar, otobüsü yola çıkar, ballı börek çözüm... Ama ucunda uçurumdan uçuvermek de var (bak şimdi farkettim, uçurum kelimesi uçmak kökünden mi türemiş, çok güzel yahu)...
Neyse, sonunda bugün anladım ki yalnız değilmişim, başkaları da varmış benim gibi kafa yoran nasıl çözülür bu sorun diye...
Buyrun haber burada efendim. İngiltere'nin önde gelen bilimsel araştırma kuruluşlarından Kraliyet Kimya Topluluğu bu yıl üyelerinden filmin son sahnesinde uçurumun kenarına asılı kalan ancak altın külçelerinin ağırlığı ile akıbeti tehlikeye giren minibüsü kurtarmalarının bir yolunu bulmalarını istemiş ve bir yarışma açmış. John Godwin isimli kişinin yarışmayı kazanan çözümü şöyle:
• Ağırlığı düşürmek için arkadaki cam kırılır.
• Öndeki iki cam kırılır ve çetenin elemanlarından biri baş aşağı tutularak camdan sarkıtılır. Bu kişi ön tekerlekleri indirir ve Aracı dengeler.
• Arkadaki benzin tankı otobüsün arkasındaki geçiş panelinden geçilerek boşaltılır.
• Çete üyeleri teker teker önden araçtan iner, kendi ağırlıklarınca taş toplarlar ve taşlarla yer değiştirir.
• Araçtaki altını güvenle alacak kadar ekstra taş toplanır.
Hıh, ben daha iyisini bulmuştum; herkes elbisesini çıkarır bir kement yaparlar, bir kaç deneme ile altını ön tarafa çekerler, olay çözülür... Yemişim Kraliyet Kimya Topluluğunu!!!
Ha, altını öne çektikten sonra arkadan itişli otobüs ile yola tekrar nasıl çıkarlar onu hala çözemedim bak, o başka mesele
15 Ocak 2009 Perşembe
Şaka Yaptım :)
Dün bir hınç oturdum döşendim yazıyı, sonra -her zaman yaptığım gibi- yayınlamadım, 5 dakika sonra sildim postu...
Ama Abi'nin blogundaki o link (mi ne?) yakalamış yazıyı... Amanın bir trafik, bir trafik, sorma gitsin... Ne çok merakla bekleyen varmış yahu...
Hem teşekkür, ilginize...
hem özür, verdiğimiz geçici rahatsızlığa...
Ama Abi'nin blogundaki o link (mi ne?) yakalamış yazıyı... Amanın bir trafik, bir trafik, sorma gitsin... Ne çok merakla bekleyen varmış yahu...
Hem teşekkür, ilginize...
hem özür, verdiğimiz geçici rahatsızlığa...
09 Kasım 2008 Pazar
Hep yek
Bir anda değişen gündelik programlar yüzünden beklenmedik bir şekilde boş kaldığım bu pazar sabahına keyifle uyanmamın nedeni, gece gördüğüm ama şimdi hatırlamadığım rüyamda keyifli, umutlu, hoş şeyler görmemdi, sana da oluyor mu öyle hani rüya görürsün ama hatırlamazsın, ama sabah uyandığında o rüyanın duygusal yansıması olur yüreğinde, işte öyle...
Aslında böyle olmaması gerekirdi, son iki gündür olan başdöndürücü gelişmeler, sinir yıpratıcı olaylardan sonra sıkıntılı olmam gerekirdi...
Soğuk, rüzgarlı ama güneşli bir gün başlıyordu dışarıda, uzun zaman sonra kendimle kaldığım bir gün ve keyifliyim gereksiz bir şekilde...
Hazırlandım, kameramı aldım, sahilyoluna indim. Pendiğe kadar gittim arabayla, park edip fotograf çekilesi uygun bir yürüyüş güzergahı olan bir şerit bulmak umuduyla, bir türlü beğenemedim, sonunda yine Bostancı'ya kadar döndüm. Tam orada Üzümbuğusu aradı, "akşam beraber maçı seyredelim mi / olur / geçenki yerfıstığı iyiydi / olur /yer ayır ama / olur" konuşmasını takiben yerayırmak için rotayı Caddebostana çevirdim, iyi de etmişim, orada hani Fenerbahçe'deki Ordu evine kadar uzanan yürüyüş yolu iyidir, Migroya arabayı parkeder, yürürüm hem... "Akşamki maça iki kişilik yer / hangi takımı tutuyorsunuz / Büyük Fenerbahçe / tamam, isim?" Yer ayrıldı, şimdi sıra yürüyüşte...
Karışık kafam, elimde kamera, insanların, denizin, o senin de sevdiğin çomarın fotograflarını çeke çeke Balıkçı Barınağına kadar gelmişim, orada bir çaybahçesi yapmışlar, indim kumsala, oturdum uzak bir masaya, deniz, sen ve ben... Yan masada tavla oynuyor bir çift, buranın müdavimi hatta sahibi bile olabilirler, seyircileri de adının Kamil olduğunu anladığım arkadaşları; doğal olarak "iyi oynama / şans / zar seni sevdi" geyikleri içinde neşeli bir pazar oyunu ve ben de keyiflerine katılıyorum, onlar bana laf atıyorlar, fotograf üzerine, ben cevaplıyorum tavla ile ilgili esprilerle...
O anda çakıyor zihnimde belki bir ay önceki bir dostla aramda geçen konuşma:
- Orada hata ettin..
- Evet, o bir hataydı, ama bugün bunu görebiliyorum, ve biliyorum ki o hatayı o gün yapmasaydım, bugünkü ben, ben olmayacaktım. O hata belki de benim ben olmam için lazımdı... Ayrıca o gün önüme çıkan bir durumdu, ince eledim, sık dokudum, o günkü koşullara göre en uygun, en mantıksal kararı verdim, bugün o olayın bir hata olduğunu söylüyoruz...
- Biliyor musun aramızdaki fark ne, sen hep yaşamı bir satranç gibi gördün, tamamı strateji ve taktiğe dayanan...
- Kararlar böyle verilmez mi? Strateji ve mantık olmadan yaşamını değiştirecek karar verir mi insan?
- Lafımı bitireyim, oysa ben yaşamı hep bir tavla oyunu gibi gördüm: Evet, strateji ve taktik var, ama bir de zar var! Bazen zar hepyek gelir, o anda belki geçici bir taktik yaparsın, belki de oyundaki ana taktiğini değiştirirsin... Bazen de düşeş... Onun da taktiğini o zaman verirsin değil mi? Hem sadece sana gelen zar değil, karşındakine gelen zar da etkiler seni...
- Haklı olabilirsin
- Bir tek fark var yaşam ile tavla arasında
- Nedir?
- Yaşamda zarı asla sen atmıyorsun...
Bugün, burada bocalıyorum, zarlar atıldı, yine hepyek...
Bana düşünmek ve karar vermek kaldı
sanırım gideceğim
Şimdilik hoşçakalın, bir süre geçiş dönemi olacak, sonra sanırım ortadoğu çöllerinden sayıklamalar devam edecek :))
Aslında böyle olmaması gerekirdi, son iki gündür olan başdöndürücü gelişmeler, sinir yıpratıcı olaylardan sonra sıkıntılı olmam gerekirdi...
Soğuk, rüzgarlı ama güneşli bir gün başlıyordu dışarıda, uzun zaman sonra kendimle kaldığım bir gün ve keyifliyim gereksiz bir şekilde...
Hazırlandım, kameramı aldım, sahilyoluna indim. Pendiğe kadar gittim arabayla, park edip fotograf çekilesi uygun bir yürüyüş güzergahı olan bir şerit bulmak umuduyla, bir türlü beğenemedim, sonunda yine Bostancı'ya kadar döndüm. Tam orada Üzümbuğusu aradı, "akşam beraber maçı seyredelim mi / olur / geçenki yerfıstığı iyiydi / olur /yer ayır ama / olur" konuşmasını takiben yerayırmak için rotayı Caddebostana çevirdim, iyi de etmişim, orada hani Fenerbahçe'deki Ordu evine kadar uzanan yürüyüş yolu iyidir, Migroya arabayı parkeder, yürürüm hem... "Akşamki maça iki kişilik yer / hangi takımı tutuyorsunuz / Büyük Fenerbahçe / tamam, isim?" Yer ayrıldı, şimdi sıra yürüyüşte...
Karışık kafam, elimde kamera, insanların, denizin, o senin de sevdiğin çomarın fotograflarını çeke çeke Balıkçı Barınağına kadar gelmişim, orada bir çaybahçesi yapmışlar, indim kumsala, oturdum uzak bir masaya, deniz, sen ve ben... Yan masada tavla oynuyor bir çift, buranın müdavimi hatta sahibi bile olabilirler, seyircileri de adının Kamil olduğunu anladığım arkadaşları; doğal olarak "iyi oynama / şans / zar seni sevdi" geyikleri içinde neşeli bir pazar oyunu ve ben de keyiflerine katılıyorum, onlar bana laf atıyorlar, fotograf üzerine, ben cevaplıyorum tavla ile ilgili esprilerle...
O anda çakıyor zihnimde belki bir ay önceki bir dostla aramda geçen konuşma:
- Orada hata ettin..
- Evet, o bir hataydı, ama bugün bunu görebiliyorum, ve biliyorum ki o hatayı o gün yapmasaydım, bugünkü ben, ben olmayacaktım. O hata belki de benim ben olmam için lazımdı... Ayrıca o gün önüme çıkan bir durumdu, ince eledim, sık dokudum, o günkü koşullara göre en uygun, en mantıksal kararı verdim, bugün o olayın bir hata olduğunu söylüyoruz...
- Biliyor musun aramızdaki fark ne, sen hep yaşamı bir satranç gibi gördün, tamamı strateji ve taktiğe dayanan...
- Kararlar böyle verilmez mi? Strateji ve mantık olmadan yaşamını değiştirecek karar verir mi insan?
- Lafımı bitireyim, oysa ben yaşamı hep bir tavla oyunu gibi gördüm: Evet, strateji ve taktik var, ama bir de zar var! Bazen zar hepyek gelir, o anda belki geçici bir taktik yaparsın, belki de oyundaki ana taktiğini değiştirirsin... Bazen de düşeş... Onun da taktiğini o zaman verirsin değil mi? Hem sadece sana gelen zar değil, karşındakine gelen zar da etkiler seni...
- Haklı olabilirsin
- Bir tek fark var yaşam ile tavla arasında
- Nedir?
- Yaşamda zarı asla sen atmıyorsun...
Bugün, burada bocalıyorum, zarlar atıldı, yine hepyek...
Bana düşünmek ve karar vermek kaldı
sanırım gideceğim
Şimdilik hoşçakalın, bir süre geçiş dönemi olacak, sonra sanırım ortadoğu çöllerinden sayıklamalar devam edecek :))
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
